Salı, Aralık 20, 2011

okur seni çok özledim..

 naber?

sana bişey diyeyim mi okur, ölümden korkmana artık gerek kalmadı. cennetmiş, cehennemmiş.. az önce serviste oturdum geri geleyim diye; ve sonra yanımdakinin beni dürttüğünü (ahmet başçavuş poked you.) hissedip de kafamı kaldırdım ki ne göreyim, gelmişiz. hayatımdan bir yarım saat tamamıyla yok oldu. hiçlik işte böyle bir şey. hani ölünce inanıyordum ruhum duracak filan da özlediklerime son bir kez bakabileceğim filan.. bu yöndeki tüm umutlarım bu tecrübe ile birlikte yandı badem oldu.

sanırım bu yorgunluğu anlamak için bir kaç gün öncesine dönmemiz gerekiyor.

üç gün önce


11:11 by Pamela on Grooveshark

haydarpaşa garına indiğim gün bugün, bir diğer deyişle cumartesi. ama bu sözüme inanıp da her haydarpaşa garına inilen güne cumartesi.. oehh tamam bu espri hiç yapılmamış gibicesine..

buluşacağım arkadaşlarımın uyanmasını beklerken kadıköy sokaklarında dolaştım. kadıköy sokaklarında son iki senedir bir kere bile ağlamaklı olmadan dolaşamadım. çok sevdiğim bir kadın biz ayrıldıktan hemen sonra kadıköy'e taşındı diye duymuştum, daha da ondan haber almadım. benim için o artık kadıköy sokaklarında son gördüğüm günkü elbisesiyle dolaşan bir kadın ve bir köşe başında beni bekliyor. köşeleri dönerken ennio morricone ezgileri işte tam bu sebepten dudağımdan dökülüyor. ama bu bir sonraki günün şarkısı olacak çünkü bu günün şarkısı 11:11. gerekçesi ise satın aldığım ve ancak zaman bulup da binmeye gelebildiğimin motosikletimin plakası olması. eğer siz de bir yerde 34 FC 1111 plakalı gri bir motosiklet görürseniz gidin ve sürücüsüne selam verin. muhtemelen yalnızdır ve işi gücü yoktur, sizinle sohbet etmekten keyif duyacaktır. (yazar burada güzel kadınlara sesleniyor.) ve hatta o gün üzerinizde motosiklete binmeye müsait kıyafet varsa binip birlikte gezmeyi teklif edin. (yazar burada gerçekten sadece güzel kadınlara sesleniyor.)

tabi mükemmel bir haz, şahane bir keyif. fevkalade konforlu, oldukça yakışıklı, ziyadesiyle güçlü. her erkek bacaklarının arasında güçlü bir şeyin varlığıyla mutlu olabilir. motosikletleri bunun için seviyoruz. böyle büyük hazları reklam filmlerinde görebiliyoruz. mesela demet evgar browni intense yerken. ben onun kadar güzel olmadığım için hiç öyle kendimden geçmekmiş, gözümü yummakmış gibi hareketlere girişmedim. bir kere çirkin biri kendinden geçerken çok mal görünüyor, bunu biliyorum. bir başka bildiğim ise motosiklet üzerinde gözümüzü yummamamız (say bak harfleri, doğru yazdım.) gerektiği.

iki gün önce

önce verdiğim sözü tutayım;
Man With a Harmonica by Ennio Morricone on Grooveshark

günlerden pazar. sabah sekizde uyanmam. uyanışların en güzel diyen volkan konak'ı hatırlamam. istanbul'da olmak, filan.

ankara'da yaşadığım dönemde istanbul'a gideyim diye gün saydım. istanbula gittikten sonra hayatım kaydı. geçim derdi başladı çok şükür fazla dert olmadı da, eşim dostum kalmadı. evlenenler oldu, yok oldu sayıldılar. uzaklara taşınanlar oldu, özlendiler ha özlendiler..

özlemenin sembolü bence sirkeci garı ama gene haydarpaşa garında günü bitiriyorum. (gün ile ilgili hiçbir şey anlatmadı dikkat edersen.) sabah altıyı yedi geçe polatlıda olması beklenen bir trende gene tek kişilik koltuktayım. parasızım, pasaportsuzum. gelen geçen beni ayıplıyor.

bir gün önce

A Fistful Of Dollars by Ennio Morricone on Grooveshark

pazartesiden bahsediyorum. dün. geceden bindiğim tren yolculuğu nahoş. uyuyamıyorum bir kere, en büyük sıkıntı o. tren fazla yavaş. yediyi beş geçe ancak  polatlı'da olabiliyor. yediyi yirmi geçe servise binmem gerekli. düşünebiliyor musun? (elbette canım, neden düşünemeyesiniz.. ben öyle lafın gelişi diye.. hanfendi lafın gelişi diyorum aa neden büyütüyorsunuz?) on beş dakika içinde aradaki mesafeyi seğirtmeyle geçip, yıkanması için bıraktığım kamuflajlarımı alarak odama geliyor, üstümü değiştiriyor ve servise yetişiyorum. isteyince yapılıyor. parkanın önünü açsam içeride görecekleri fecaat ama koşup yetişmek hissi.. gerilim filan, hep bunlar sevdiğim işler.

hızlı başlayan gün batarya astsubayının beni kolumdan tutup kenara çekmesiyle ilk sürprizini yapıyor. bir kere başçavuşum, ne öyle kolumdan tutmak filan.. derken bana o geceki nöbeti kitlediğini müjdeliyor. hemşehri hemşehriyi gurbette sikiyor. tekirdağda çok görev yapmış da çok severmiş de, öyleymiş de böyleymiş. yahu cebimde para yok, üstümde sadece kamuflaj. havlum yok, sadece böyle aniden bir şey çıkarsa diye dolabımda bulundurduğum eşofmanlarım.

kaçınızın ofisindeki dolabında eşofman var? sanki ofise giderken sabah koşusunu aradan çıkarıyorum da, ofiste duşumu alıp güne başlıyorum. polatlı da delft ile kardeş şehir zaten.

bir gün oturun ve düşünün, cebinizde kalan son parayla ne alırsınız diye.. bir çift banyo terliği ve bir çift çorap diyenlerle tanışmak istiyorum. (bu arada güzel kadınlar satır aralarını okumayı başarıp da, benim ne kadar titiz, temiz, her gün mutlaka çoraplarını değiştiren biri olduğumu görürlerse çok sevinirim. olur olmaz yerde laflarımdan anlam çıkarmayı biliyorsunuz, burada da bilin.)

nöbet toplantısına varıyorum, geçen nöbette yatmaya hazırlanırken alarm verip de dalağımızı şişiren yüzbaşı gene nöbetçi. bu sefer de toparlanamazsınız diyor, sırıtıyor. sempatik kerata. diyorum ki komutanım diyorum, madem diyorum bu alarmı veriyorsun, saat on gibi filan ver de sonra arkadaşları yatırayım, yazık diyorum. he diyor, he canım.

akşam olunca komutanlık saati. ast, üst, amir, vazife nedir, bunları anlatacağım. nasıl da bayılıyorum! ast diyorum, iç hizmet kanunundan uzman çavuşa okutuyorum. sonra diyorum, ast dünyanın temelidir, temeliyiz ulan! diyorum.. hava döndü işçiden esiyor yel diyor, gürlüyorum. indir ulan külüngün, indir! komutanlık saati hiç böyle geçmemiştir. sonlara doğru nöbetteyken gelen domuzlardan söz açılıyor. ses etmeyin gider, baktınız gitmiyor, vurun anasını satayım diyorum. vurma diye emir vermişlermiş.. bana da dediler, vurmayın de dediler. inat değil mi ulan, inadına vurun.

ansızın alarm geliyor. ulan yüzbaşı, saatin sekizbuçuğu ne alarmı.. hepimiz duyuyoruz ama hiçbirimiz anlamıyoruz. daha silahları bile çıkarttırmamışım, ortalık karışık. haberciye tutuşturuyorum telsizi, sık diyorum bişeyler.. anlamadık de duymadık de.. o sırada çocuklar sağolsunlar, silahlı bi şekilde kapının önüne.. hayret, nasıl yaptılarsa..

koşuyoruz, ulan yüzbaşı dalak bırakmadın yemin ediyorum.. diğer birlikteki mangaya dokuz buçukta gelin dedim, öyle biliyorlar. yazık kamyon şoförü duştan çıkmış gelmiş saçından su damlıyor. iş anlaşılıyor bu arada, bakıyoruz ki alarm bize değil.. koştuğuna mı yanarsın.. alın diyorum mühimmat, mühimmat mühim. binin ulan kamyona, kamyon daha mühim. ulan şoför çalıştır, çık yola.. bekle, o alarm gelecek.. o alarm bu gece gelecek.. çok bekletmiyor, bizi de çağırıyor. üç dakika sonra olay yerindeyiz.

oha diyor yüzbaşı, oha, ne çabuk.. esas sana oha yüzbaşı, yirmi tane dalağı şişik adam kapıda.. mutlu musun? sırıttığına göre mutlu, sempatik de kerata.. nefes nefese veriyorum dosyayı imzalasın diye..

saat dokuzu az geçerken herkes yerine geri dönmüş. yatın lan dinlenin, bi alarm daha gelirse ona da geç gideriz.. ya da sizden kıymetli mi, kapatırım telsizi.. canınız sağolsun. askere hiç kıyamıyorum. elimden gelse hepsini salacağım. hiçbirine hiçbir iş için emir vermiyorum, gerçekten.

bir tek o gece, tüm nöbetçi subay yetkimi kullanarak mutlak itaat edecekleri o emri veriyorum: leyla ile mecnun var, trt 1'i açın. seyretmek istemeyen gitsin yatsın.

bugün

günlerden salı, renklerden pembe, seslerden fa.

yorgunluktan artık ölüyorum. kafa beyin kalmamış, gözümü yumduğum an rüyalara hayallere dalıyorum. bir şeyin lafı o şeyin cismi oluyor gözüm önü canlanıyor..

 

Hiç yorum yok: