ruhi mücerret'i okuyorum. yüz küsurluk bir adamın ağzından. yaşlı olması erkek olmasına mani değil, aşık oluyor. zaten bu tip hisler hiç yok olmuyor, anca toprağın altına gömülüyor. önünde sonunda (merhaba ayçe) oraya gömüleceğimiz için bence çok yadırgamamalısınız. bu toprağın altındaki hisler ya çürüyüp pörsüyor ki söz konusu kişiler için derin bir üzüntü duyarım, ya da bir bahar akşamı genç bir kıza rastlamak ile aniden filizleniyor.
yaşlı olmak erkekler tarafından çok istenmez. kadınlar için de belki öyledir ama bahsimizin konusu bu değil. zaten fazla yaşlanmak bence doğru da değil. bu yüzden bence biraz daha fazla risk alarak yaşamak lazım. risklerimiz kendimizi bağladığı müddetçe buna kimsenin bir şey diyeceğini sanmam.
örnek olarak taşıt sürmekten bahsedelim. daha önce de kesinlikle değindiğim bu konuyu yeniden gündeme getireceğim, motosiklet mevzuu. motosikletle risk aldığım anlarda eğer kontrolü kaybedersem başıma üzücü bir hadise geleceği muhakkak. bu esnada kazaya karışacak diğer araçlardaki kişilerin ise burnu bile kanamayacak. bu sebepten ben bu riski almakta bir beis görmüyorum. araba sürerken bu yüzden işte, çok daha dikkatliyim. sorumluluk sevmeyen bir yapım var.
sorumluluk demişken otuzuna yaklaşan her bekar türk erkeğinin maruz kaldığı konuya gelelim; neden evlenmiyoruz. çirkinleri, işsizleri ve kötü kokanları tenzih ederim. bunlar olmayanlar adına da naçizane görüş belirtmeliyim. bir kere, bize çirkin değilsin, işsiz değilsin, eh kötü de kokmuyorsun diye bir liste ile gelmenizden hoşlanmıyoruz. siz her hayalinizi kendi başınıza kurun, bizden sadece hayali bozmayacak enayi olmamızı bekleyin. derz gibi, var olması gerekiyor ama olay zaten fayansta.. görüntüyü bozmasın kafi. hoş değil.
ikinci mevzuu, sorumluluk. önceki paragrafı da göz önünde bulundurursanız anlayacaksınız ki ben kendi başını belaya sokmaktan ne kadar çekinmiyorsam, başkasının başını belaya sokmaktan da öyle çekiniyorum. evliysen eşin ve onun ailesi ve senin ailenin ilave planları ve olacak olursa çocukların ve çocukların büyüyecek olursa ve onları iyi eğitemediğin için evlenirlerse kuracakları yeni aileler, filan derken, iş büyüyor. şimdi müdür sana höt dese, anında zöt diyip kapıyı çarpıp çıkacakken, o zaman çıkamıyorsun. şimdi ekmekle patatesle doyacakken o zaman doyamıyorsun. anca yolun üsküdara düşecek de patso yiyeceksin ve bu senin için çılgınlık olacak. neden? çünkü diyabet baş göstermiş ve patateste muazzam şeker var. bir de pirinçte. bulgur pilavı yiyin o yüzden, hem daha lezzetli.
evlenenlerdeki cahil cesaretini anlayamıyorum. nasıl gözleri kesiyor hayret! geçende grafiker olan irlandalı sevgilime söyledim. sen dedim grafikersin, dolmabahçe sarayının deniz tarafını yapacağın desenle kaplayacak olsalar kabul eder misin? yani, boru değil.. daha bana ex-libris yapmıyorsun kitaplığımdaki bütün kitaplarda olacak diye.. bunun gibi bir şey işte.. yani evlilik konusunda düşünmüyor değilim, hepinizden fazla düşünüyorum ve bulduğum sonuca göre hareket ediyorum.
sabahları işte, evli ve benden genç arkadaşın eşinin gönderdiği poğaçaları yerken biz bunları konuşuyoruz. çocuk yaşta iki kişi evlenirse ne olacak, elbette kadın sıkılıp bütün gün, mahalleye yetecek poğaça yapacak.. o poğaçalar bayatlamasın diye ertesi gün ofise gelecek. ofiste kahvaltı ederken insan kaynakları direktörü evliliğin faziletleri konusunu açacak, başbakandan talimat almış. beni konuşturup biraz gülüşüp o gün de personelle ilgilendiği iç huzuruyla masasına geri dönecek.
poğaçalı kahvaltının üstüne, ben bir de öğlen yemekten sonra biraz yürüyorum. işyeri altunizadede, daha yeni yeni öğreniyorum. çoğu zaman yakındaki alışveriş merkezinde bir kahve ve doughnut ile öğle yemeğimin ardından cila çekiyorum. o sırada yanımdaki masada saçları ağarmış bir adam dalgın gözlerle havuzdaki su oyununu seyrediyor. su oyunu dediğim işte fıskiyeler filan var, müziğe göre su fışkırtıyorlar. maksat çocuklar sevinsin.
bu adamın her gün o havuzu seyretmesinin sebebi ise, su gösterisi bitince piyanonun başına geçmek zorunda oluşu. öğle piyanisti. hayatından memnun olmadığını sanmıyorum, neticede benim iş günümden daha rahat. öte yandan mühendislik işinde bir şekilde keyfiniz yerinde olmasa bile günü kotarabilirsiniz, bu yönden de ben rahatım. eğer piyano çalma işini mekanik olarak yapıyorsa, duygularından sıyrılalı çok olduysa zaten durum, benim düşündüğümden çok daha vahim demektir.
neyse, o piyanosunu çaladursun ben kahvemi içerken akşam gideceğim spor salonunu düşünüyorum. gitmem lazım çünkü kollarım filan pek güçsüz, utanıyorum. ayrıca sabahki poğaçalar ve o an önümde duran doughnutlar da düşünülmeli. ama iş çıkışı spor salonuna gittiğimde başka bir şeye zaman ayıramıyorum. ayırmak istediğimden değil, ayırmam beklendiğinden bu bende bir gerginlik vesilesi oluyor. yoksa ben haftada beş gün iş çıkışı sporumu yaparım, ardından saunaya girer, çıkar, bornozla şezlonga uzanır, yarı uykulu vaziyette tavanı seyrederim. bu benim için hiç zor değil.
neticede, çok fazla yaşlanmamayı ve ölümüme üzülecek pek kimse bırakmamayı planlıyorum. söyleyeceklerim bunlardı.
hepinizin gözlerinden öpüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder