Perşembe, Eylül 23, 2010

birazdan sizlere önümüzdeki pazartesi günü yaşadıklarımı anlatacağım.

anlamsız geldiğini biliyorum. daha yaşamadığım bir günü yaşamışım gibi anlatmam mümkün müydü sanki? anlatmasına anlatırdım ya, bu doğru olur muydu? gene de anlatacağım. inanmak istemeyen inanmaz.

zaten şu sıralar kendime ben bile inanmıyordum. başkası nasıl inanabilirdi ki? dediklerim ile yaptıklarım birbirni tutmuyordu. neşem bir görünüp bir kayboluyordu. neşemin azaldığı yerde üzüntüm hızla artıyordu. neden üzüldüğümü bile bilmeden günlerimi keyifsiz biçimde geçirir olmuştum. bunun sebebi ne olabilirdi? gazetede sabah uranüs'ün yakın geçtiğinden, şu sıralar dikkatli olmak gerektiğinden bahseden bir yazı okumuştum. gerçekten gezegenler, yıldızlar hayatımı bu kadar etkileyebilir miydi? etkilese iyi olurdu, çünkü keyifsizliğime başkaca bir sebep bulamıyordum. çıldırmak işten değildi!

sabah telefonumun alarmı 5:42'de çalmaya başladı. ama siyah telefonun sesinden önce titreşimini hissettim. demek ki gece 00:42'de alarmı kurmuştum. bu telefonun huyu böyleydi. alarmı kurmak istediğinizde o anki saati gösterirdi, siz de üzerine alarmın çalmasını istediğiniz saati yazardınız. ben ise sadece saat kısmını gönlümce yazar, dakikaları telefonun seçtiği şekliyle bırakırdım.

yataktan kalkmam kolay olmuyordu. geceleri uyumaya zorlandığım için, gündüzleri de uyanmak bir sıkıntı ouyordu. külçe gibi ağırlaşmış vücudumun yatağın ılıklığından vazgeçmesi hiç de kolay değildi. sabah uykusunun tadını bilirsiniz. kim yataktan çıkmayı ister ki o anda?

siyah telefon susmadan çalmaya devam ediyordu, bir karar vermeliydim. ben de "ertele" tuşuna basmaya karar verdim. "alarm 9 dakika için ertelendi" yazısını gördüm. bu telefonun huyu da böyleydi işte! "hey! seni gidi huysuz telefon!" diye söylendim. dokuz dakika da nereden çıkmıştı? asla değiştiremediğim bir ayardı. bir yandan da dokuz dakikayı çok beğeniyordum.

tam dokuz dakika geçtiğinde alarm bir daha çaldı. sırf "ertele" kelimesi gözüme hoş göründüğü için tekrar erteledim kalkma saatini. basabileceğim diğer tuşla da "durdur" komutu gidiyordu ve telefonun alarmı iptal ediliyordu. allah korusun, bir uykuya dalsam nasıl yetişirdim uçağa? görev beklemezdi, uçak da beklemezdi. görevimi yapamamanın utancını nasıl üzerimden atardım?

alarm tekrar çaldığında yekindim, yerimden kalktım. her sabah yekindiğimde aklıma cem karaca'nın safinaz şarkısı geliyordu. cem kacayı bilenleriniz çoktur. ama safinaz şarkısını bilenleriniz azdır. yirmi dakikalık senfonik bir çalışmadır. keşke dinleyebilseniz!

uçağım sekizbuçuktaydı. yetişmek için iki saate yakın zamanım vardı, ama nereden baksanız kırk elli dakika önceden hava alanında olmak gerekiyordu.

sabahları uçaklar genellikle vaktinde kalkamaz, gecikirdi. ama bunu uçağa binmeden önce pilotlar bile bilemezdi.

tam burada, aslında kimsenin benim ne yaptığımla hiç mi hiç ilgilenmediğini farkettim, yasa boğuldum, yazmayı bıraktım.

Hiç yorum yok: