Cumartesi, Haziran 26, 2010

cumartesi sabahı konuşması - sesim açılsın isterim

sandviçten düşen bir tek kekiği ekmeğin üzerindeki büyük gözenekten içeri attım, her şey yolundaydı, yaptığımı beğeniyordum.

dün hiç tanımadığım birinden aldığım biletle üç gün boyunca inönü stadına girmeye hak kazanmıştım ve o üç gün boyunca inönü stadında benden başka insanların, bizden başka insanları dinleyecek olması tesadüf değildi.

- cuma gecesi -

zaman benim için güzel geçmişti, o saatte yapacak daha güzel bir işim yoktu ve iş yerinden erken ayrılmış olmam konser alanında müdürümle karşılaşmamla yasal hale gelmişti. hem (kadın)/(erkek) oranı, hem de (güzel kadın)/(erkek) oranı üniversitede okuduğum bölümün çok altındaydı. (güzel saçlı kadın)/(erkek) istatistiğini ise gözüme kestirdiğim bir kaç güzel saçlı kadının aslında pek de kadın olmadığını fark edince tutmaktan vazgeçtim.

- cumartesi gündüzü -

sabah, artık alıştığım biçimde, hafta içi için bile erken sayılacak bir saatte güne uyandım. penceremden arsızca -kusura bakma güneş- giren güneşi aradım, gelmemişti henüz. bu gün geleceğe de benzemiyordu. #geç cümle idraki, okur notu: yatağımı başka bir yere taşımam mümkündü de ben akıl etmedim sanıyorsan çok zavallısın okur ve çok da incindim# evin içinde biraz yürüdüm. uzun sayılabilecek bir koridorum var. çocuk olsam eminim upuzun sayılırdı benim için. o yolu bir kaç defa katettim.

bu ev içi dolaşmasına bir anlam yüklemek saçmaydı, yatmak istemiyordum, oturmak istemiyordum, dikelmek istemiyordum. yapacağım şey ya takla atmak ya da yürümekti. takla da atabilirdim.

#

hatta ben çoktandır takla atmadım. bir dakika bekler misin?

koridorda takla attım geldim, çok üzüldüm. vücudum çok durağanlaşmış, takla atmış olmayı olağanüstü bir hal saydı.

neyse.. ben zaten yerden bir metre on santimetre (santim) yüksekte yere paralel duran demir barların etrafında takla atmayı daha çok seviyorum. eskiden beri bu böyleydi, utanmıyorum.

- önümüzdeki günler -

pazartesi günü kardeşim yanıma gelecekti ve görünüşe bakılırsa en az bir sene bilikte yaşayacaktık. alışmış olduğum yalnız yaşamak böylece sona eriyordu. şükürler olsun, her şeyimi hiç tereddütsüz paylaşabileceğim tek kişi buna vesile oluyordu.

(bir zamanlar her şeyimi paylaşırım dediğim kişi sayısı iki idi. sonra baktım ki, paylaşmak olmuyor, sömürülmek oluyor, gene bire düşürdüm. hem zaten sayı kendiliğinden de bire düşmüştü o ara, beni beklemeden.)

evin sessizliğini bozmak için dvd playera friends'i koymuştum. o uzun kıvırcık (kıvırcık?) saçlı sarışın kızı çok samimi buluyordum, ara sıra şarkı söylüyordu. böyle şeylere (böyle şeyler: seyrettiğim filmleri tekrar açıp dinlemek, evden çıkarken müziği açık bırakmak, ve saire) gerek kalmayabilirdi bundan sonra. bu durumdan çok da fazla şikayet etmeyecektim.

burada okur, müsaadenle bir alıntı yapmak istiyorum, aklıma geldi:

"Herif sokağın ortasında yatıyordu. Kan içinde yatıyordu. Tıpkı ölmüş gibi. Beki de ölmüştü. Öldüyse eğer, sinemalara gidemiycekti. Sıkıldı mı oturup ağlayamıycaktı."

Tabi ki Turgut Uyar, çünkü kitabı aldığımdan beri (kitap: Büyük Saat) sürekli elimin atında, ve yatarken ara sıra göz atıp yakınıma bir yere (yakınım bir yer: başucum) koyuyorum. geç kalmış olmasaydım "başucu kitabı" kavramını türk diline kazandırabildim.

bir keresinde de "sırılsıklam aşık olmak" deyimini icat edecek kadar aşık olmuştum, fakat bu da benden önce yapılmıştı, bunu hatırlıyordum. hatırladığım için de, gidip hatırını sormak istiyordum. soramıyordum, hatırım kırılıyordu.

not: yazıdaki ara başlıklar sadece okumayı kolaylaştırmak için konulmuş olup yazının yorumlanmasında bir etkisi yoktur.

Hiç yorum yok: