Salı, Aralık 07, 2010

gerizekalı belçika pralini

gözlerimin yanması ya sabah koşa koşa kendimi kollarına attığım servis şoföründen kaynaklanıyordu, ya da aynı sabahın gecesinde bırakmaya kıyamadığım kadının dudaklarından. bilemiyorum.

kaynağı belirsiz olsa da bu göz yanılgısı içinde, çünkü gözlerim yanıyordu yanılıyordu, kardeşimin arkadaşının belçikadan gelirken getirdiği pralinden bir tane attım ağzıma.

- gerizekalı pralin, fazla tatlısın ve hiç hoşuma gitmiyorsun. varlıktan yiyorum seni.

kardeşin arkadaşı ile tanışsan da senin arkadaşın olmuyor. olmasın zaten, kendi arkadaşımı da ona verecek değilim. ama kardeşim bimden ucuza aldığı çiğ köfteden bir tane de bana veriyor. bilmiyorum, kılım ama bu bime. ideolojik değil kıllığım, tamamen dekoratif ve kalitatif.

dün okuduğum yazıdan bir cümle kafamda dönüp duruyor. gel gör ki cümleyi söyleyebilecek kadar kelime ezberimde değil. özetle anneannemizin hayatı boyunca hiç sevgilisi tarafından terk edilmemiş olduğundan, muhtemelen hiç yaşadığı şehri bırakıp yeni bir başlangıç gibi yuppielikler peşinden koşmadığından bahsediyordu. akşamüstü de bu sebepten biz kendimizle hesaplaşırken o börek yapmayı düşünüyordu.

durduk yere hesaplaşmalara girdim ben de, ne yapayım.. çok az içiyordum artık ve kafamdaki hücreler bana fazla geliyordu. öyle ki, sadece okumak yetmiyordu, aynı zamanda başka bir şeyi dinlemeli ve bu esnada bir kaç kadınla aynı anda konuşuyor olmalıydım. çok kadını her zaman olduğu gibi şimdi de seviyordum ve hepsine yetmekten kendimce bir erkeklik duyuyordum. erkek olmayı seviyor, içgüdülerime güveniyordum.

konuşmalar da, internet sağ olsun veya kahrolsun, artık tek kişilik değildi. bir kişinin cevap verdiği sırada başka insanlara laf yetiştirmek ve o sırada konuşan her kişiye kendini özel hissettirmek çok olağan ve basit bir işti. bu basitlikte defalarca kendimi özel sanmasam bunun hiç işe yaramayacağını düşünürdüm ama bal gibi işe yarıyordu.

pratik yapmak ayıp hale geliyordu iş buraya gelince. kadınları mutlu etmeyi öğrenmek bir sürü kadını mutlu etmemiş olmaktan geliyordu ve hepsinin gözyaşı giysilerimce emilmiş, beni bu yüzemediğim okyanusta (porto'dan girmiştim atlantik'e) dibe doğru çekiyordu.

mutlu edemediğim kadınların üzüldüğüne inanmak istiyordum. en azından öfkeyle arkamdan bir küfür savurmalılardı. o kadarını hak ediyordum. hiç hatırlanmadığımı unutabileceksem şayet, kadınlar hakkında bildiğim her şeyi unutmaya söz verebilirdim. ama şeytan sadece bir tüyünü bırakmıştı bana ve bu anlaşma için kalkıp gelmeye eriniyordu. ben ise bencil bir öfkeyle şimdi oturup saysam kesin atlayacağım kadınların beni atlamamalarını diliyordum.

ölmek kolay değildi, çünkü o salak filmler yüzünden insan bu dünyada bir şeyler bırakmış olduğuna inanmak istiyordu ve ben henüz bir kalpte bir pıhtı bile oluşturamamıştım. muhtemelen gerizekalı bir kan pıhtısının tıkadığı damar yüzünden ölecektim ve o pıhtı az önce yediğim bim çiğ köftesinin bir zerresinin etrafında toparlanmaya belki de tam şu anlarda başamıştı.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

hiç hatırlanmadığımı unutabileceksem şayet, kadınlar hakkında bildiğim her şeyi unutmaya söz verebilirdim. favori cümlemdir ancaaak anlamak için baya düşündüm cümleleri parcaladım falan:))

Adsız dedi ki...

ha bi de bir ,insan çiğ köfte yerken neler düşünebiliyormuş ya da o çiğ köfte onu nerelere götürüyormuş pess...