Salı, Temmuz 28, 2009

gel diyor

üzerinde mavi bir bluz, ki kendisi pek blues. içindeki sütyeni siyah, kotu normalce bir kot gibi duruyor.

yürüyor, insanlara bakıyor. bakışındaki davet seziliyor. bir taraftan da pek istemiyor.

belki de çok istiyor, belki de kaderin bir oyunu değil, bu onun oyunu. belki hoşuna gidiyor, hem de para kazanıyor. ya da hiç istemiyor, çok üzülüyor.

ben bilemiyorum, benim aklım ona kayıyor.

yürüdükçe yürüyoruz, aramızdaki mesafe azalıyor.

gözlerine bakıyorum, sonra gözüm göğüslerine kayıyor. biliyorum ki bu yanlış, ama o bunu çok doğru bir hale getiriyor. sadece hayatını kazanmaya çalışıyor.

adımlarım hızlanıyor, herhalde başarıyorum. geçip gitmek çok kolay. ama uzun sürüyor, yaklaştıkça ona zaman yavaşlıyor.

göz göze geliyoruz, gözlerime bakıyor. sanki beni beğeniyor, bana gel diyor.
utanıyorum, ortaokullu çocukçekingenliğinde başım öne eğiliyor. ama aklım çoktan ona gidiyor.

onu kollarıma alıyorum, o bunu bilmiyor. o başka birine gel diyor, ben başka bir yerine dokunuyorum. ona dokunmak çok hoşuma gidiyor.

ona dokunmak çok yanış biliyorum, ama o bunu doğru yapıyor. hem en yasak olup da, hem de en doğal hakkım oluyor. gitmeyi istedikten sonra ona, o gelme demiyor.

ilginç geliyor, utandırıyor, tahrik ediyor. reddedilmek diye bir durum kalmıyor her şey çok başkbir yere taşınıyor. seçtiğini elde etmek hiç bu kadar kolay olmuyor.

bu yazı, servis yolculuğu boyunca düşünülüp, kamil koç yazıhanesindeki wireless bağlantı kullanılarak yazılıyor.

Hiç yorum yok: